Yemen’de çatışmalar Sana-Marib-Cevf üçgeninde artıyor

ANALİZ

28 Şubat 2020

 Yemen’de çatışmalar Sana-Marib-Cevf üçgeninde artıyor

Orta Doğu’da önemli kriz bölgelerinden biri olan Yemen’de iç savaş yeni bir boyut kazandı. Bölgesel rekabetin ve gerginliğin net bir şekilde sahaya yansıdığı Yemen’de yeni gelişmeler, değişen ittifaklar ve barış çabalarının başarısızlığı karmaşık bir yelpaze arz ediyor.

Yemen’de silahlı çatışmaların artması ve gerginliğin had safhaya çıkmasının sebepleri ise iç politikadaki gelişmeler ve küresel rekabetin yansımalarının bir sonucu olarak özetlenebilir. İranlı General Kasım Süleymani’nin öldürülmesi, Birleşik Arap Emirlikleri’nin (BAE) çekilmesi nedeniyle oluşan boşluk, Arap koalisyonunun büyük ölçüde çatırdaması ve Suudi Arabistan’ın başarısız operasyonları sahadaki tarafların daha da agresifleşmesine ve güç gösterisinde bulunmalarına yol açtı.

Suudi Arabistan öncülüğündeki Arap koalisyonuna ait Tornado tipi bir savaş uçağı 15 Şubat Cumartesi günü Cevf vilayetinde Husiler tarafından düşürüldü. Ardından Suudi Arabistan, düşen uçağın enkazının etrafında toplanan Husi militanlarını bombalayarak 35 kişiyi öldürdü. BAE’nin Yemen’deki askeri varlığına son vermesi ve buradan çekilmesi, Sokotra adasında BAE karşıtı gösteriler ve ülkenin orta bölgelerinde artan çatışmalar son dönemde yaşanan olaylar silsilesinin bir özeti. Bunların yanı sıra Yemen’de işlenen savaş suçlarının önemli aktörlerinden görünen BAE hakkında gizli işkence merkezlerinin varlığı ve suikastlar nedeniyle ABD, İngiltere ve Türkiye’de soruşturmalar açılmış durumda. Tüm bu olaylar neticesinde Yemen’deki savaşın seyrinde bir dönüm noktası yaşandığı söylenebilir.

Sahadaki aktörlerin uluslararası hukuka karşı bir sorumluluk kaygısı taşımaması, adeta sahipsiz bir adayı andıran ve zayıf, parçalanmış siyasi yapısıyla Yemen’in bölgesel ve küresel güçlerin hesaplaşma alanına dönüşmesindeki en mühim sebep olmuştur.

 Sana-Marib-Cevf üçgeninde artan çatışmalar  

Sana-Marib-Cevf üçgeninde taraflardan herhangi birinin diğeri üzerinde kesin bir üstünlük kuramaması nedeniyle savaş, daha çok, tarafların tabanlarının güçlü olduğu kuzey ve güney bölgelerinde yoğunlaşmış ve özellikle Arap Koalisyonunun stratejisi, çevreden merkeze doğru kontrolü sağlamak için mücadele etmek olmuştur.

Ocak ayının ortasından itibaren artan gerginlik neticesinde Marib eyaletine yakın hükümete bağlı askeri bir üsse yapılan füze saldırısı sonucunda 100 asker ölmüştü. Daha sonra Cevf ilinde Ulusal Ordunun konuşlu olduğu pozisyonlara sızmaya çalışan Husi milislerle ordu arasında daha geniş çaplı bir çatışma yaşandı. Ulusal Ordu ile Husi militanları arasında Sana’nın güneybatısındaki dağlık alanda Marib’in Magzar bölgesiyle Cevf eyaletinin sınırları içinde çatışmalar şiddetlenerek arttı.

Suudi Arabistan ve BAE önderliğindeki Arap Koalisyonun uzayan askeri operasyonlarının neticesiz kalması, Husilerin karşı saldırıya geçmelerine imkân sağladı. Husilerin asıl amacı Kasım Süleymani’nin öldürülmesinden sonra hem güç gösterisinde bulunmak hem de boşluktan faydalanarak stratejik öneme sahip bu üçgenin kontrolünü sağlamaktı. Zira bu üçgende hakimiyeti sağlayan, Yemen’e de hâkim olur ve kuzey ile güney arasındaki geçişleri, ticareti kontrol eder. Bu da hem stratejik hem de ekonomik üstünlüğe fırsat verir. Koalisyonun Sana’nın kuzeydoğusunda hava saldırıları gerçekleştirdiği Şebve bölgesinde de ciddi karışıklıklar ortaya çıktı. Tüm bu karmaşa halkın bölgede hem Husi karşıtlığının hem de koalisyon güçlerine yönelik tepkisinin artmasına neden oldu.

 Husi militanları sahada agresifleşiyor

BAE’nin çekilmesiyle oluşan boşluktan istifade etmek isteyen Husi milislerinin, hem Kasım Süleymani’nin öldürülmesinin ardından herhangi bir zafiyet görüntüsü vermemek hem de bunu fırsat bilerek Yemen’in tamamını kontrol altına almak için hakimiyeti altındaki bölgelerde ciddi anlamda agresifleştiği gözlemleniyor.

2017 yılından itibaren devlet kurumlarını kademeli bir şekilde dönüştüren Husiler, İran’dakine benzer bir sistem inşa etmek için bazı kurumlarını ilga etti ve yeni kurumlar tesis etti. Muhammed Ali el-Husi’nin başkanlığını yaptığı Yüksek Devrim Komitesi (YDK) devlet işlerini idare eden çatı kurum olarak belirlendi. YDK daha sonra parlamentoyu feshetti ve vesayeti altında çalışacak siyasi ve askeri üyelerden oluşan Yüksek Siyasi Konsey kuruldu. Öte yandan, Husiler, her bakanlık ve devlet kurumunda verilen kararlarla ilgili son sözü söyleyen Müşrif adında bir süper danışman atadılar. “Devrim Lideri” şeklinde adlandırılan Abdulmelik el-Husi ise İran’daki devrim rehberi Ayetullah Hamaney’in konumuna benzer, siyasi ve dini işlerde mutlak ve belirleyici bir güce sahip.

Husilerin 2019 yılında gerçekleştirdiği eylemlerin birçoğunda savaş hukukunun ihlal edildiği gibi insan haklarına yönelik ihlallerde de bariz bir artış yaşandığı gözlemleniyor. Bu sene boyunca Husilerin temin ettikleri insansız hava araçları, uçaksavarlar ve uzun menzilli füzeler yüzünden, başta Abdurabbu Mansur el-Hadi hükümetine bağlı devlet ordusu olmak üzere, karşı koalisyon ciddi kayıplar verdi.

Gücünü pekiştirdiği gibi bir algıya sahip olan Husi militanları, başta başkent Sana olmak üzere kontrolündeki bölgelerde geniş çaplı bir tutuklama furyası başlattı. Husi militanları güvenlik görevlilerini, bakanlık çalışanlarını, bürokrasideki memurları, muhalif gazetecileri ve eski Cumhurbaşkanı Ali Abdullah Salih’e sadık birçok ismi tutukladı. Başkent Sana’da bazı kabile liderleri, üniversite hocaları ve siviller, meşru Hadi hükümetine ve koalisyon güçlerine bağlı olmakla itham edilerek tutuklandı. Son dönemde daha baskıcı ve totaliter bir rejim görüntüsü veren Husi yönetimi, giderek mafyavari bir yapıya bürünerek acımasızlaşıyor.

Ayrıca, Yemen’in çeşitli kentlerindeki üniversitelerin avlularında İran lideri Hamaney’in fotoğraflarının asılması, okul müfredatında Şii doktrini propagandasının yaygınlaştırılması, bağış adı altında zorla para toplanması ve memurların dini kutlamalara katılımının zorunlu kılınması gibi yeni getirilen düzenlemeler toplumsal ve kültürel baskıların ulaştığı boyutu gösteriyor.

Yemen’e müdahale eden ülkeler başarısız oluyor  

Yemen’den çekildiğini ilan eden BAE, ülkenin güneyi ve batı kıyılarını vekilleri aracılıyla kontrol edebileceğini hesaplıyor. BAE, Yemen’in güneybatı kıyılarında konuşlu Ebu Abbas Tugaylarından taburları Yemen’in eski Cumhurbaşkanı Ali Abdullah Salih’in yeğeni Tarık Salih’e bağlı kuvvetlerle birleştirerek ortak bir güç haline gelmelerini sağladı.

Güney Yemen’in en önemli kenti olan Aden’de ise Güney Geçiş Konseyi adındaki ayrılıkçı grubun kapasitelerini arttıran BAE, bölgenin güvenliğini Hizam Emni güçlerine bıraktı. Burada az sayıda BAE askerî varlığı bulunurken güney bölgelerdeki kontrol noktalarında BAE askerleri gözükmüyor. Fakat Riyad Anlaşmasının sahada uygulanmadığı bu bölgelerde meşru hükümet henüz hakimiyet sağlayamadı. Öte yandan doğudaki bölgelere Suudi Arabistan’a bağlı silahlı kuvvetler nüfuz etmiş durumda.

BAE, Yemen müdahalesi bağlamında sahip olduğu hiçbir hedefe ulaşamadı. Gerçi Husi karşıtlığı üzerinden Yemen’e askeri müdahaleyi meşrulaştıran BAE’nin, bu süreçte daha çok meşru Hadi hükümetine ve diğer yerel güçlere karşıtlığı ön plana çıktı. Meşru hükümet Riyad’da kaldı ve Husiler daha da güçlendi. Üstelik Husilerin sahip olduğu füze kapasitesi, BAE’nin petrol tesislerini ve gemilerini hedef alacak kadar ilerleme kaydetti. Yemen’deki askerî ve siyasi başarısızlığına, 40 milyar dolar tutarındaki muazzam ekonomik harcamalarının ve düşen petrol fiyatlarının da eklenmesiyle birlikte, BAE’nin Yemen’e yaptığı müdahale fiyaskoyla sonuçlanmış oldu.

BAE askerlerinin Yemen’den çekilmesi, Suudi Arabistan için önemli bir sorun ve Koalisyonu, başarısızlıkla sonuçlanan askeri müdahalesinden sonra yeni bir meydan okumayla karşı karşıya bıraktı. Esasen Suudi Arabistan’ın mevcut konjonktürde Yemen’den çekilmesi kadar kalması da riskler barındırıyor. Suudi veliaht prensi, Yemen’deki başarısızlığını ABD ve İngiltere’den aldığı destekle aşmaya çalışmasına rağmen ciddi güvenlik ve ekonomi sorunlarıyla karşı karşıya. Yalnız Suudi Arabistan Hava Kuvvetlerine ait Tornado uçağının düşürülmesi değil, 14 Eylül 2019’da Aramco tesislerine yapılan drone saldırısı sonucunda da Suudi Arabistan ham petrol üretiminin neredeyse yarısı durmuştu. Suudi yönetiminin, ülkenin ekonomisi bir felakete sürüklenmeden ve kriz bölgesel bir çatışmaya evrilmeden Yemen’deki savaşın sürdürülebilir olmadığını anladığı ve İran’la gizli de olsa görüşmeler gerçekleştirdiği ifade ediliyor.

Yemen’de hem Suudi Arabistan’ı sıkıştırmak hem de jeopolitik çevrelemeyi aşmak için giriştiği mücadelenin İran için de ne kadar sürdürülebilir olduğu soru işareti. Zira ABD’nin yeni yaptırımları nedeniyle iyice zayıflayan ekonomisi ve kısıtlanan hareket kabiliyeti, İran’ın da orta vadede başarısızlığa mahkum olabileceği senaryosunu gündeme getirdi. Zira her ne kadar Tahran için Sana, Şii eksenin önemli merkezleri arasında yer alsa da Yemen halkı İran sempatisini kaybetti.

Tarihte hiçbir yabancı gücün istediği gibi yönetemediği Yemen, dünyadaki en stratejik coğrafyalardan biri. “Yanlış hesap Bağdat’tan döner” deyimi, geçmişte olduğu gibi bugün de Yemen için geçerliliğini koruyor. BAE’nin Yemen politikasının başarısız olması ve üstelik savaş suçu işlediği yönündeki iddiaların ardından buradan çekilmesi, Suudi Arabistan ve İran için de önemli mesajlar içeriyor.

[Riad Domazeti İnsani ve Sosyal Araştırmalar Merkezi'nde (İNSAMER) Ortadoğu araştırmacısı olarak görev yapmaktadır]