Suudi Arabistan-BAE: Zoraki ittifak

3 Eylül 2019

 Suudi Arabistan-BAE: Zoraki ittifak

Birleşik Arap Emirlikleri’nin (BAE) desteklediği Güney Yemenli ayrılıkçı bir örgüt olan Güney Geçiş Konseyi (GGK), 10 Ağustos’ta Aden’in kontrolünü ele geçirdi. Suudi Arabistan evvela GGK’nın ilerlemesini engellemeye yönelik askeri bir eylemde bulunmazken, sonradan GGK’nın eylemlerini kınadı ve Aden’deki mevzilerine hava saldırıları düzenledi. Bu eylemler GGK ile Yemen’in Suudi Arabistan destekli Cumhurbaşkanı Abdurabbu Mansur Hadi’ye bağlı güçler arasında bir şiddet dalgası tetikleyerek Hadi hükümetinin, BAE’nin Suudi Arabistan liderliğindeki koalisyondan çıkarılması çağrısında bulunmasına sebep oldu.

Her ne kadar Abu Dabi Veliaht Prensi Muhammed bin Zayid, Aden’deki krizi görüşmek için 12 Ağustos’ta Riyad’a gitmiş ve Suudi Arabistan Yemen’i istikrara kavuşturmak için BAE ile ortak bir komisyon kurmuş olsa da, çoğu Körfez gözlemcisi büyümekte olan Suudi-BAE çatlağı konusunda endişelerini dile getiriyor. Suudi Arabistan’la BAE arasındaki ayrışma benzeri görülmemiş bir büyüklük arz etse de, Riyad ve Abu Dabi’nin stratejik çıkarları arasında bir uçurum bulunması da tamamen yeni bir gelişme değil. İki ülke Aralık 2017’de Körfez İşbirliği Konseyi’nin (KİK) yerini alacak bir stratejik ittifak oluşturduğundan beri aralarındaki gizli gerilimler istikrarlı bir şekilde yüzeye vuruyor.

- Dış politikada farklı yönelimler 

Suudi-BAE ittifakındaki ilk çatlaklar, GGK kuvvetlerinin Aden’deki Yemenli hükümet güçleriyle yoğun çatışmalara girdiği Ocak 2018’de su yüzüne çıktı. Bu çatışmalar, GGK’nın Yemen’in güneyinde askeri ve siyasi bir güç olarak hakimiyetini sağlamlaştırmasına yardım etti ve BAE’nin Güney Yemen’in özerkliği konusundaki kararlılığını pekiştirdi. BAE-Suudi Arabistan arasında Yemen konusunda yaşanan gerginlikler, BAE’nin Sokotra adasını işgaliyle birlikte Mayıs 2018’de yeni bir irtifa kazandı. Bu askeri hamle Suudi Arabistan’ı, Sokotra konusunda acil bir diplomatik müdahaleye zorladı ve BAE ile Riyad’ın en yakın müttefikleri olan Cumhurbaşkanı Hadi ve Yemen’in Müslüman Kardeşler kolu olan el-Islah hareketi arasındaki gerginliği iyice belirgin hale getirdi.

Aralık 2018’e gelindiğinde ise Abu Dabi’nin Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esed’in hükümetiyle yeniden tam diplomatik ilişki tesis etmesi ve fakat Riyad’ın Esed’in gayrimeşruluğunu vurgulamaya devam etmesiyle birlikte Suriye, Suudi Arabistan ve BAE arasındaki bir diğer büyük ihtilaf noktası olarak tebarüz etti. BAE’nin Suriye konusundaki politika değişikliği, Suudi Arabistan’ın Suriyeli muhalif grupları silahlandırma siyaseti konusunda uzun zamandır taşıdığı çekinceleri yansıtırken BAE’li ticaret heyetlerinin Şam’a gerçekleştirdiği ziyaretler, Abu Dabi’nin, Suriye’nin Esed liderliğinde yeniden inşa sürecine yatırım yapma konusunda istekli olduğunu ortaya koydu.

- BAE imajına zarar gelmemesine çalışıyor  

Ancak bu ayrışma noktalarına rağmen Suudi-BAE ittifakı 2019’un ilk aylarında bir iyileşme gösterir gibi oldu, zira her iki ülke de ABD Başkanı Donald Trump’ın İran’a karşı azami baskı stratejisinin dozunun artırılmasına destek veriyor ve Cezayir ve Sudan’da patlak veren halk hareketlerinden ciddi şekilde endişe duyuyorlardı. Fakat Suudi Arabistan ve BAE’nin İran tehdidinin nasıl çevrelenmesi gerektiği konusunda destekledikleri stratejilerin farklılığından dolayı, bu yakınlaşmaların da geçici olduğu ortaya çıktı. Suudi Arabistan, İran’la gerginliği artırmaya devam ederken, BAE, İran’ı, Fuceyra petrol tankeri saldırısındaki öne sürülen rolünden dolayı kınamayı reddederek ve Tahran’la deniz güvenliği konusunda tek taraflı bir anlaşma yaparak daha temkinli bir yaklaşım sergiledi. BAE ayrıca, Temmuz ayında Yemen’den yapacağını duyurduğu kısmi geri çekilmeyi, İran’a bağlı Husi güçleriyle müstakbel bir diplomatik ilişki adına güven artırıcı bir önlem çerçevesine oturttu. Bu “el uzatma” girişimi, Riyad’ın kuzey Yemen’de sürdürmekte olduğu askeri güç kullanımından belirgin bir şekilde ayrılıyor.

Bu sürtüşme noktalarının iyice sarpa sarmasına sebep olan şey ise BAE’nin, Riyad’ın davranışlarıyla arasına kamuoyu nezdinde mesafe koymaya çalışarak aradaki gerginlikleri iyice keskinleştirmesi oldu. Suudi gazeteci Cemal Kaşıkçı’nın Ekim 2018’de cinayete kurban gitmesinden bu yana BAE, Suudi Arabistan’la arasındaki yakın ittifakı uluslararası sahadaki itibarına halel getirebilecek bir unsur olarak görmeye başladı ve uyguladığı politikaların ABD Kongresince giderek daha fazla mercek altına alınmasından dolayı büyük moral bozukluğu yaşamaya başladı. Temmuz ayının başlarında, New Jersey Senatörü Bob Menendez, Abu Dabi’nin Libya Ulusal Ordusu Komutanı Halife Hafter’e verdiği destek doğrulanacak olursa, ABD’nin BAE’ye silah satışını askıya alması gerektiğini savundu. Trump’ın yakın dostu olan Güney Carolina Senatörü Lindsey Graham BAE’nin Yemen’e müdahalesini “sorunlu” olarak nitelendirerek, Abu Dabi’nin davranışlarıyla ilgili benzer bir hayal kırıklığı dile getirdi.

Mathew Hedges isimli bir yüksek lisans öğrencisinin tutuklanmasından dolayı BAE’nin İngiltere’deki imajı da sarsıldı. Yemen’deki savaşın insani faturasından dolayı Avrupa kamuoylarındaki tepki seslerinin iyice yükselmesi üzerine Abu Dabi, yaşadığı itibar kaybına bir son vermek istiyor. BAE, kendisini diplomatik çözümlere Riyad’dan daha açık olarak göstermek suretiyle Suudi Veliaht Prensi Muhammed bin Selman’ın mahut istikrar bozucu hamleleriyle arasına mesafe koyabilmeyi ve uluslararası imajının kötüye gitme sürecini tersine çevirmeyi umuyor.

- Ortak güvenlik endişeleri ittifakı zorunlu kılıyor

Bu son derece reel sürtüşme alanlarına ve BAE’nin imajını koruma konusundaki kaygılarına rağmen Suudi Arabistan ve BAE’nin dış politika gündemleri, ikili ilişkiler şayet bir çıkmaza girecek olursa, çok ciddi şekilde sekteye uğrayacaktır. Bu istenmeyen sonuçtan uzak durmak için Suudi Arabistan ve BAE’nin aralarındaki ittifaka, ortak çıkarlar doğrultusunda askeri kaynak ve diplomatik sermaye tahsis ederek format atmaları muhtemel. Böyle bir “sıfırlama” stratejisinin muhtevasının tam olarak ne olacağı henüz açıkça belirtilmemiş olsa da, BAE Husilerin Arap Yarımadası’nın ortak güvenliği için bir tehdit oluşturduğunu tedricen yeniden vurguluyor, Suudi Arabistan ise İran’a yönelik çok sert ve kavgacı duruşunu gizliden gizliye yumuşatıyor.

Her ne kadar Husiler insansız hava araçlarıyla (İHA) gerçekleştirdikleri saldırıları Suudi petrol tesisleri ve stratejik altyapısıyla sınırlı tutmuş olsa da, BAE, dikkatleri Arabistan Yarımadası’nın güvenliğine yönelik Husi tehdidine çekmek için ortalığı ayağa kaldırmaya devam etmekte. Husilerin Suudi Arabistan’ın Şeybe petrol sahasına 18 Ağustos’ta düzenlediği dron saldırısına mukabele olarak BAE Husileri “bir terör saldırısı” gerçekleştirmekle itham etti ve Husilerin eylemlerinin “dünyanın enerji tedarik hatlarına çok ciddi bir tehdit teşkil ettiği” iddiasında bulundu. Husilerin Suudi Arabistan’ın Kral Halid hava üssüne düzenlediği dron saldırılarını müteakiben Abu Dabi’nin, Suudi Arabistan’la Husilere karşı savaşındaki dayanışmasını göstermek için BAE silahlı kuvvetleri, Suudi mevkidaşlarıyla Sana’da ortak hava saldırıları düzenledi.

Suudi Arabistan İran’a karşı yürüttüğü zıtlaşma tavrında bir değişikliği gitmiş olmasa da son gelişmeler, krallığın nihayetinde Tahran’la diplomasiye daha açık bir hale gelebileceğine işaret ediyor. 3 Ağustos günü BAE Dışişlerinden Sorumlu Devlet Bakanı Enver Gargaş, Suudi Arabistan’ın İran’la zıtlaşma yerine diplomasiyi tercih ettiğine dair net bir açıklamada bulundu. Suudi hükümeti bu iddiaya bir itirazda bulunmadığı gibi İran Dışişleri Bakanı Cevad Zarif’in diyalog talebini de geri çevirmedi. Selman Dosari ve Abdurrahman Raşid gibi etkili Suudi yorumcuları, İran’a karşı askeri opsiyonları hariç tutan bir caydırıcılığın ve bu ülkeyle daha geniş çerçeveli diplomatik bir anlaşmaya dair görüşmelerin sürdürülmesinin savaştan çok daha etkili olacağını savunmaktalar. Trump’ın, yeni bir İran anlaşması hazırlamayı düşündüğü bir sırada Suudi Arabistan da BAE’nin İran duruşuna daha yakın bir pozisyon alarak ikili ilişkilerdeki mühim bir gerginlik kaynağındaki elektriği azaltabilir.

Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri arasındaki mevcut gerginliğin, son zamanlardaki standartlara göre önceden bir örneği görülmemiş olsa da aslında her iki Körfez müttefiki arasındaki ilişkiler neredeyse iki yıldır aralıklı bir şekilde aşağıya doğru seyrediyor. Muhammed bin Selman, BAE’nin tercihlerine tabi olmak anlamına gelecek şekilde tek taraflı tavizler vermek istemezken Muhammed bin Zayid BAE’yi Suudi Arabistan’ın itibarına ilişkin dertlerden uzak tutmak istiyor; bu ise Suudi-BAE ayrışmasının hızlı bir çözümünün olmayabileceğine işaret ediyor. Nihayetinde, Riyad-Abu Dabi ittifakının stratejik bir rekabete evrilmesini engelleyebilecek iki temel faktör, BAE’yi Suudi Arabistan’a bağlayan çok sayıdaki ortak güvenlik endişesi ve KİK bünyesindeki gerginliklerin derinleştirdiği karşılıklı bağımlılık hali olabilir.